Mahrem sanırdım özlemlerimi;
gecenin koynunda saklanan bir sır gibi,
bir gül tomurcuğunun dudağında titreyen
utangaç bir nefes gibi.
Bir kolyeyi uzatmak isterdim sana,
zamanın kalbi yavaş atsın diye,
ellerimiz konuşsun, dünya sussun diye.
Oysa sosyal medya
mahremi vitrine çıkaran yeni derebeyi:
duyguları algoritmanın terazisinde tartan
soğuk bir tekno-feodal şato.
Aşk, taş duvarlarda yankılanan
sayısal bir fısıltıya dönüştü;
kalp koda tercüme edildi.
Sevgi artık beğenilerle ölçülüyor,
değer görünürlükle tartılıyor.
Bir kolye değil, bir bildirim bekler olduk;
bir bakış değil, bir paylaşım
“seni seviyorum” demeye yetiyor sanılıyor.
Eksik kaldı dokunuş:
tenin tene dua gibi değmesi.
Eksik kaldı göz göze suskunluk,
iki ruhun kelimesiz anlaşması.
Eksik kaldı gül tomurcuğunun yanında
utangaçça büyüyen o saf hayal.
Verilerimiz serf bu dijital topraklarda,
hayallerimiz kiracı.
Bizse yorgun yolcularız
ışıklı ama ıssız bir çağda.
Her şey açık, her şey sergilik;
ama insan içten içe daha kapalı,
daha kırılgan,
daha yoksul.
Bu tekno-feodal düzenin kalın duvarları arasında
özlem bir hatıra dosyası artık,
sevgi sıkıştırılmış bir veri,
mahremiyet ise
adı kalmış bir masal anahtarı.
Ve biz,
bir kolyeyi uzatmanın sade mucizesini ararken
ekranlardan sızan soğuk ay ışığında
eksikliğimizi çoğaltıyoruz:
Kalabalıkta görünür,
kalpte yalnız,
aşkta biraz daha eksik.