Henüz beş yaşındaydım.
Bir köy vardı—
etrafına serpilmiş bağlar, bahçeler,
bir dağın yamacında. Tavas ovasında.

Anneme soruyorum:
“Bu dağların arkasında ne var?”

“Yine bir dağdır,” der annem.

Gözlerinde kendi merakımı gördüm.
O da hiç görmemişti
köyün dışındaki hayatı.

Kağnı tekerleri
kıştan kalan çamuru öğütürken,
sıcak toz içinde
ayaklarımı sürükleyerek
arkasından gittiğim bir kağnı—
gelir aklıma.

Camızın koşulduğu

bağlara göçüştür;
bağlar arası mesafe
bir çocuğun düşü kadar uzun.

Orada alıştım
bütün ömrümü sürdüren
başıboş, özgür olmaya.

“Cankurtaran”dan ilk görüşü:
şehrin selvi ağaçları,
iki katlı kiremitli evler—
ama yetmez
dindirmez içimdeki soruyu:
dağların ardı.

On altımda
Varyant’tan inerken
gördüm denizi.

Ve o gün anladım:
merak büyür.

Dağları ister,
denizleri ister,
başka ülkeleri,
başka şehirleri,
başka hayatları.

Henüz beş yaşında başlayan o merak
hâlâ içimde—
bir çocuk gibi inatçı,
bir yol gibi uzun.

Her dağın, her denizin ardına bakarak
uzanıyor ömrüme.